Türkiye’de Özal hükümetleriyle beraber özelleştirme yarışı başladı. Bu fikrin muhalifleri, devlet bakkal dükkanı mı işletirmiş tarzında küçümseme dolu sıkıştırmalarla karşı karşıya kalmıştı.

Küresel kapitalizmin yeni bir döneme girdiği 1970’lerin ikinci yarısından bu yana uzanan neo-liberal politikaların en önemli ayaklarından biri olan özelleştirmeler, sermayenin girmiş olduğu krizden çıkış arayışlarının başında gelmektedir. Bütün mal ve hizmet üretimlerinde piyasa koşullarının hakim kılınması ve buraların sermayenin kar alanları haline gelmesi, kapitalist ekonominin son dönem stratejilerindendir. İşçiler, emekçiler, yoksullar ve diğer tüm avantajsızlara rağmen sermayenin hiçbir koşula ve sınıra
bağlı olmadan hakim olduğu ve özgürce hareket edebildiği bir dünya tasarısı olan neo-liberalizm, sosyal devletin tasfiyesini öngörür. Dolayısıyla devlet kontrolündeki tüm üretim faaliyetlerinin özelleştirilmesini ve bu doğrultuda tüm sosyal politikaların dağıtılmasını amaçlar.
Neo-liberalizm, devlete “dümen tutma” rolü verirken emekçilerden kendine doğru sermaye akışının sağlanması ve sermayenin zararlarının çeşitli yöntemlerle kamusallaştırılmasını bekler.
Özelleştirme, önceden kamu tarafından gerçekleştirilen mal ve hizmet üretiminin tümüyle ya da kısmen özel sektöre devredilmesi şeklinde işleyen doğrudan özelleştirme; kamunun faaliyet
gösterdiği alanlardan özel sektör lehine çekilmesi ve bu alanlarda özel sektörün teşvik edilmesi biçiminde hayata geçirilen dolaylı özelleştirme ve kamu tarafından ücretsiz sunulan
hizmetlerin paralı hale getirilmesi anlamına gelen içeriden özelleştirme yöntemleriyle uygulanmaktadır. Her üç durumda da, kamu yararı ve hizmeti gözetilerek yapılan üretim
faaliyetleri, sermayenin işleyişine bırakılarak kapitalist ekonominin kar mantığına devredilmektedir.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından hızla işletilen 24 Ocak kararları ile Türkiye’de özelleştirme süreci sistematik olarak başlamış ve neo-liberal politikalara hız verilmiştir. Bu süreçte
Türkiye’nin önemli kurumları işlevsizleştirilmiş, içleri boşaltılarak zarar eder hale getirilmiş ve böylece özelleştirilmelerinin yolu açılmıştır. Kamu eliyle sunulan eğitim ve sağlık gibi hizmetler paralı hale getirilmiş ve “hak sahibi vatandaş” anlayışından “tüketici müşteri” anlayışına geçilmiştir.
Darbenin ardından geçilen sivil yönetim döneminde, özellikle Turgut Özal’ın eliyle yürütülen özelleştirme operasyonlarında bilhassa Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin “devlet sırtında kambur”
olduğu düşüncesi medyanın da desteğiyle yerleştirilmiştir. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin halkın gözünde meşrulaştırılması için, her düzeyden
saldırı aracı kullanılmıştır.
Et Balık Kurumu’nun özelleştirilmesi sürecinde “Devlet köftecilik mi yaparmış?” sözü her fırsatta dile getirilerek kamu üretimi fikri itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Başbakanlığa bağlı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın hazırladığı “Türkiye’de Özelleştirme” raporunda, özelleştirmenin amacı konusunda bir ibret belgesidir. Raporda, “Özelleştirmenin temel amacı nihai olarak, devletin ekonomide işletmecilik alanından tümüyle çekilmesini sağlamaktadır” denilmektedir. Böylece adeta itiraf düzeyindeki bu ifadeyle özelleştirme uygulamalarında ana amacın sermayeye yeni kar alanları açılması ve halkın tümüne ait olan tüm kamusal kaynakların sermaye hizmetine sunulması fikri açığa verilmiştir.
Özelleştirmelerin mesleğimize etkileri de tartışılmaz biçimde olumsuz olmaktadır. İnşaat mühendislerinin temel çalışma alanlarını oluşturan kamu kurum ve kuruluşlarında yürütülen özelleştirme faaliyetleri, var olan aksaklıkların giderilmesine dönük hiçbir fayda vermemiş aksine birçok bakımdan kötü sonuçlar doğurmuştur.

 

Kaynak :https://www.imo.org.tr/resimler/ekutuphane/pdf/16194_49_44.pdf

By Nesin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.